25 Haziran 2014 Çarşamba

Bisikletler ve Kanallar Şehri Amsterdam


Bisikletler, Kanallar, Köprüler, kanala bakan birbirine yaslanmış, daracık evler, kanalın içindeki Tekne Evler, esrar kokuları, seks... Mayıs ayında yaptığım 4 günlük Amsterdam kaçamağından sonra ilk aklıma gelenler bu kelimeler.. Ama genel olarak "özgürlük" şehri diyebilirim Amsterdam için. Amsterdam başkalarını rahatsız etmediğiniz sürece her anlamda özgür olabileceğiniz bir şehir.
 

Schiphol Havaalanında indikten sonra 4,5 Euro vererek trene biniyorsunuz ve 15-20 dakikada Centraal Station'da oluyorsunuz. Centraal Station şehrin merkezinde, istasyondan çıkar çıkmaz istasyon binasına hayran olarak başlıyorsunuz Amsterdam gezisine ve tüm gezi boyunca evlere, tarihi binalara kısacası Amsterdam'a hayran kalmaya devam ediyorsunuz.



Centraal Station civarında pek çok otel bulunuyor, o kadar şehrin merkezinde ki mesela Dam Square yürüyerek 5-10 dakika.



Kanal Turu
Amsterdam'a gidilir de kanal turu yapılmaz mı? 1 saatlik kanal turu şehre ilk gidişte, şehri tanımak için ideal. Fiyatlar da yüksek değil. 2 saatlik turlar da var ama ben 1 saatlik tura katıldım ve yeterli olduğunu düşünüyorum, 1 saatlik tur için 15 Euro ödedik. Bence ilk gün yapın bu turu, Centraal Station civarında tur başlangıç noktaları var.

Tren istasyonunun önünden bindik, güzel bir rotayla şehrin neredeyse tüm turistik mekanlarını dolaşıyor. Kanalların tarihi, taşmaları önlemek için yapılmış kilit sistemi, suyun nasıl temizlendiği ve kanallara dahil pek çok bilgiyi tur sırasında rehber anlatıyor; mesela 3 tane ana kanal varmış :) Toplamda 165 kanal ve 1281 köprü bulunuyormuş. Şehrin Adı Amstel Nehri'nden geliyor.


Kanallardaki en değişik ve hoşuma giden şey, "yüzen ev"lerdi, 2500 tane yüzen ev varmış ve devlet bu sayıyı sabitlemiş, artık yüzen eve izin verilmiyor. Tur sırasında pek çok yüzen ev gördük, yüzen evlerde yaşayan insanların hayatına bayıldım. Evin çatısına masa atıp, akşam yemeklerini yiyen bir çift gördük mesela, ne kadar harika görünüyorlardı anlatamam.. Yüzen evlerin etrafında, çatısında, açık alanında, bir yerlerinde mutlaka çiçekler vardı, rengarenk...



Bisiklet

Amsterdam bana bisikletin de bir ulaşım aracı olabileceğini gösterdi. Takım elbiseleriyle, topuklu ayakkabılarıyla, mini etekleriyle işe giden bembeyaz tenli, güleryüzlü insanlara bayıldım. Şehirde yaklaşık 400 bin bisiklet bulunuyormuş, eğer bisiklet yollarına dikkat etmezseniz, çok rahat kaza yapabilirsiniz. Şehirde en çok bisiklet hırsızlığı varmış, yılda 70-80 bin bisiklet çalındığını söylediler.

Şehir içinde bulunan bisiklet kiralama noktalarından bisiklet kiralamanızı ve şehri bisikletle gezmenizi tavsiye ederim ama bisiklet yollarına çıkmadan önce aşağıda bahsedeceğim parkta (Vondelpark) alışma turları yapmak akıllıca olabilir çünkü bisiklet yolları gerçekten bisiklet kullanan Amsterdam'lılarla dolu. Amsterdam dümdüz bir şehir olduğu için bisiklet kullanmak kolay ve eğlenceli. Ama bisikletlerin ne kadar eski olduğunu görünce şaşıracaksınız, sürekli çalınma riski taşıdığı için bu şekilde idare edebildikleri kadar idare ediyorlarmış. Kiralama yerlerinde vitessiz bisikletler de var, bence vitessiz, hafif olanlardan kirayın, şehir dümdüz olduğu için vitese ihtiyaç duyulmuyor zaten.

Centraal Station yakınında 2-3 katlı bir bisiklet otoparkı var, insan o kadar bisikleti bir arada görünce şaşırıyor :)

Dam Square
Amsterdam'daki en önemli meydanlardan biri. Centraal Station'dan çıktığınızda turistik dükkanlarla dolu sokaklardan geçerek 10 dakikada ulaşıyorsunuz. Mumya müzesi (Madame Tussaud's Museum), Devlet binası olarak inşa edilen Royal Palace, Yeni Kilise (Neiwe Kerk - Adının yeni olduğuna bakmayın 1400'lü yıllarda yapılmış, sonra bir yangın geçirip, yenilenmiş) bu meydanda. Aynı zamanda her daim sokak sanatı yapan sanatçılara rastlayabilirsiniz. Yılın çeşitli zamanlarında bu meydanda karnavallara rastlamak mümkünmüş. Dam Meydanında göreceğiniz anıt Ulusal Anıt (National Monument) 2. Dünya Savaşı kurbanları anısına yapılmış.

Dam Meydanında bazı aylarda lunapark kuruluyormuş, biz rastlayamadık, rastlasak keyifli olurdu, belki siz rastlarsınız :)





Leidseplein
Amsterdam'ın hareketli meydanlardan biri de Leidseplein. Meydanın dört bir yanı bar, restaurant vs. Gece çok geç saatlere kadar meydan tıklım tıklım dolu. Gece meydanda top oynayanlar mı dersiniz, sokak sanatçıları mı dersiniz, yerlere oturup şarkı söyleyen sarhoş turistler mi dersiniz ne ararsanız var burada :) Gündüz bu meydanda bir Gauchos isimli bir Arjantin Restaurant'ına gittik ve gerçekten çok lezzetli yemekler yedik. Fiyatlar ucuz değildi ama bir kere geldik, yiyelim dedik, düşünenlere tavsiye ediyorum, 2 içkiyle kişi başı 50 Euro gibi bir fiyat ödersiniz ama lezzetli bir yemek yemiş olursunuz.





Bu meydanda bir de erkekler için açık tuvalet var, şu an "nasıl yani?" dediğinizi duyar gibiyim, ben de görünce şok geçirdim, aşağıda resmini gördüğünüz pisuvar (evet kapısı yok) gayet normal bir şekilde kullanılıyor...



Ben garip olmasın diye kullanılırken resim çekmedim ama gayet normal bir şekilde kullanılıyor, özellikle geceleri, modern bir çözüm bulunmuş yani :)

Rembrandt Square
Amsterdam'daki diğer ünlü meydan. Ressam Rembrandt Harmenszoon van Rijn'in evi bu meydandaymış, dolayısıyla meydanın ismi buradan geliyor. Meydanda Rembrandt'ın bir heykeli bulunuyor. Burası da Amsterdam'ın en hareketli meydanlarından biri, bu civarda bir otelde kalmanızı tavsiye ederim, sabah 5'lere kadar sokaklar eğlenen insanlarla doluydu. Her taraf bar, restaurant, coffee shop, otel. Ve yine alıştığımız sokak sanatçıları...




Museumplein

Van Gogh Müzesi ve Rijks Müzesinin bulunduğu mekan. Mutlaka görmeniz gerekiyor. Yemyeşil çimlerin üzerine yayılıp, ünlü "I Amsterdam" yazısıyla resim çektirirken bin bir kılığa giren turistleri izleyip, yorgunluğunuzu atabilirsiniz.



Alan gerçekten çok güzel, yemyeşil ve eğlenceli. Bu meydanda zaman zaman konser ve çeşitli sanatsal organizasyonlar da yapılıyormuş, burada konser izlemek gerçekten güzel olurdu...










Meydandaki havuza günün çeşitli saatlerinde ayaklarını sokan, içinde koşturan ya da gemilerini yüzdüren çocukları da izleyerek dinlenebilirsiniz :)
Kışın bu havuzda buz pateni yapılıyormuş :)





Müzelere gelince; ben uzun bir kuyruk bekleyerek "Van Gogh Müzesi"ne girdim ve iyi ki girdim. Eserlerin sergilenmesini tarihsel ve gelişimsel yapıya göre yapmışlar ve gayet iyi olmuş. En üst katta değişik ressamların eserleri de sergileniyor. Hediyelik eşya dükkanında da Van Gogh hayranları için gerçekten güzel ürünler bulunuyor.
Rijks Müzesine çok vaktim olmadığı için giremedim. Ama içimde kaldı diyebilirim. Bina o kadar güzel ki, Rembrant, Vermeer gibi ressamların eserleri bulunuyor.



Vondelpark
Müzeler bölgesinin yakınında bulunan, oldukça büyük ve güzel bir park. Bu parkın etrafındaki muhit Amsterdam'ın en lüks muhitiymiş, şehirdeki en pahalı evler, bu parka bakan evlermiş.

Bu parkın içinde yine fotoğraf çektirebileceğiniz "I Amsterdam" yazısı bulunuyor ve Museumplain bölgesinden çok daha tenha.





Kiraladığınız bisikletle denemeleriniz ilk bu parkta yapabilirsiniz, pek çok turist bu şekilde yapıyor. Ben de bu parkta bisikletle dolaştım, bisikletli veya bisikletsiz bu harika parka uğramanızı tavsiye ediyorum.

Bisiklet gezisinden sonra, çimenlere oturup, hem dinlenip hem de sabah oteldeyken öğlen yemek üzere hazırladığım sandviçimi yedim.



Red Lights

Dam Meydanına çok yakın bir bölge, Kanalın 2 yanında ışıklı, çeşitli boyutlardaki dükkanlar, dükkanların cam vitrinleri, vitrinlerin önünde dans eden, poz veren iç çamaşırlı genç kızlar... Kızlardan bazıları o kadar güzel ki Türkiye'de olsalar televizyon sektöründe felan çalışabilirler sanırım. Coffee shop'lar, sokağı gezen onlarca turist, her tarafta esrar kokuları... Kızlarla anlaşan içeri giriyor, açık olan perdeler kapanıyor... Her zevke uygun birini bulmak mümkün, şişman, zayıf, siyah, beyaz...

Red Lights muhitinde fotoğraf çekmek yasak, vitrindeki o güzel kızlar bir anda vitrinden çıkıp, fotoğraf makinanızı yere atabilirler aman dikkat..

Ara sokaklara gittikçe ve asıl caddeden uzaklaştıkça kızların güzellik derecesi de düşüyor. kapitalizm her yerde çalışıyor işte..

Bir de "live show"lar var, tiyatro salonu gibi, bilet alıp, içeri girip canlı seks izliyor insanlar..

Böyle yazınca kafanızda nasıl bir yer canlanıyor bilemiyorum ama sürekli her yaştan turistin gezdiği bir muhit, güvenli bir yer olduğunu söyleyebilirim. Sadece her şeyin bu kadar görünür bir şekilde yaşanıyor olmasını garipsiyor insan ama bence herkesin gidip görmesi gereken bir yer, eminim herkes bambaşka şeyler hissedecektir. Bana garip gelenlerden biri de sokağın başladığı yerde çok eski ve çok büyük bir kilise var, kiliseye açılan ara sokaklar ise Red Lights sokakları, garip değil mi?

Çiçek Pazarı

Amsterdam'lılar çiçekleri gerçekten çok seviyorlar, evlerin balkonları, sokaklar, ne yöne baksanız her taraf çiçek dolu. "Çiçek pazarı" turistik bir mekan olduğu kadar Amsterdam'lıların da sık sık uğrayıp çiçek aldıkları bir mekan. O kadar çok bisikletinin önündeki sepette evine çiçek götüren insan gördüm ki.. Kanalın üstünde yan yana 5-10 tane dükkan, gerçek çiçeğin yanında turistik eşyalar da satıyorlar, lale soğanları, magnetler, ahşap laleler, bardaklar vs. Eşe dosta hediye almak için uygun bir mekan yani, uygun fiyatlara pek çok hediye seçeneği bulunuyor.


Bibliotheek Amsterdam

Bibliotheek Centraal Station'a çok yakın bir kütüphane. Nemo Bilim Müzesine çok yakın. İlk anda değişik mimarisi ile dikkatinizi çekiyor, içeri giriş serbest, herkese açık bir kütüphane diyebiliriz, içeri girip kitap okuyabilir, müzik dinleyebilir, film izleyebilir veya varolan bilgisayarları kullanabilirsiniz. Kütüphanelere ilgim olduğu ve Türkiye'deki kütüphanelerden memnun olmadığım için hemen gezmeye başladım. Pencerelerin önündeki okuma alanlarına bayıldım, iç dizayn o kadar güzel ki..


.
Kütüphanenin terasının harika bir manzarası var, buradaki kafeden bu manzarayı izleyerek bir kahve alabilir ya da yemek yiyebilirsiniz. Fiyatlar uygun ve seçenek bol. Keşke böyle kütüphaneler Türkiye'de de olsa...



Hard Rock Cafe
Amsterdam'daki Hard Rock Cafe, Museumplain'e çok yakın. Kanala bakan, açık havada oturabileceğiniz bir bölümü olması çok güzeldi ama Hard Rock Cafe koleksiyoncusuysanız eğer mağaza kısmı sizi biraz hayal kırıklığına uğratabilir..
http://www.hardrock.com/cafes/amsterdam/


Manneken Pis
Hollanda'nın özel patates kızartmasından mutlaka yemenizi tavsiye ediyorum. Kağıttan külah içinde, istediğiniz sosla birlikte alıyorsunuz, ben sarımsaklı bir sos istedim, harika bir patates yemiş oldum. Manneken Pis çeşitli yerlerde bulunuyor, ben Centraal Station'dan Dam Square'e giderken rastladım, önünde uzun bir kuyruk vardı, neyse ki hızlı ilerliyor :) Mutlaka ama mutlaka tadına bakın, pişman olmayacaksınız.


Henri Willig Peynirleri

Arkadaşlarıma ne alsam diye düşünüyorsanız Henri Willig peynirleri güzel bir seçenek olabilir, pek çok yerde rastlamak mümkün, dükkanın içinde her peyniri tatma şansınız var, pestolu, sarımsaklı, cevizli, fındıklı vs. çeşitleri var, almayacak bile olsanız mutlaka girin ve peynirlerin tadına bakın.
Peynirler vakumlu bir poşette oldukları için yol boyunca bozulma ihtimali de azalmış oluyor, 5-6 Euro'dan başlayan fiyatlara da peynir bulmak mümkün.


EINDOVEN

İş için Eindoven'a gitmem gerekiyordu. Amsterdam'dan trenle Eindoven'a gittim. Yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Yol boyunca küçük yerleşimlerden geçtik. Yolun her tarafı yemyeşildi. Kendimi bir filmde gibi hissettim. Arada sevimli Hollanda evleri, kocaman ağaçlar, inekler, koyunlar ve yeşilin her tonu..

Eindoven çok huzurlu bir şehir gibi göründü. Amsterdam gibi kanalların üzerine kurulu değil ama gördüğüm en yeşil şehirlerden biriydi, ağaçlar o kadar büyük ve çok ki, insan kocaman bir parkın içindeymiş gibi hissediyor. Nüfus az, 2-3 katlı, bahçelievler, her evin balkonu çiçekli. Eindoven'da bisiklet kullanımı Amsterdam kadar çok değil. Hiç korna sesi duymadık. Ortada dolaşan Taksi hiç yok, durakta değilseniz yoldan taksi çevirme ihtimaliniz yok. Trafik yok denecek kadar az. Bu da yeniden gelişmiş ülkelerin toplu ulaşım konusundaki hassasiyetini gösteriyor. İş için gittiğim için fotoğraf makinamı yanıma alamadım, bu yüzden Eindoven fotoğrafı ekleyemiyorum. Aslında vaktim olsaydı Eindoven'da Philips Fabrikasını gezmek ve müzesini görmek isterdim. Belki başka sefere..

13 Haziran 2014 Cuma

Bir "Korku Tüneli" hikayesi ve Dino Park


Antalya'ya geldik tatil için, aslında Göynük'deki tatil köylerinden birine geldik. Bir akşam Kemer'e gidelim diye Göynük'ten yola çıktık ve o sırada sağ tarafta "Dino Park" diye bir mekan gördük, ertesi gün gitmeye karar verdik, işte böyle başladı en başarılı "Korku Tüneli" hikayemiz.

Ertesi gün 2 yaşındaki yeğenime dinozorları göstermek için Dino Park'a gittik. Giriş ücreti bir an geri dönsek mi diye düşündürttü ama yine de girdik, iyi ki girdik yoksa "korku tüneli"ne giremezdik.

Ben aslında korkak biriyimdir, kendi gölgemden bile korkarım ama korku filmi izlemeye de bayılırım, korku tünellerine de bayılırım. Gerçi hiçbir zaman korku tünelleri çok da korkunç bulmamışımdır, zifiri karanlık bir ortam, birden bir ses veya pat diye önünüze çıkıveren bir manken, hızla giden bir araç... çok korkunç değil anlayacağınız. Neyse Dino Park'taki gerçekten başarılı dinozorları gezmekle başladık işe, dinozorlar gerçek ölçüleriyle yapılmış, bazıları hareketli, önüne geldiğinizde sensör hareket ediyor ve ses çıkararak ağızlarını, kuyruklarını felan oynatıyorlar, etkileyici görünüyor. Gerçi 2 yaş için çok da uygun bir aktivite değil ama 4 yaşından büyük çocuklar için uygun olacaktır sanırım.


Daha sonra kızkardeşimle birlikte "korku tüneli"ne neşeyle gittik.

Nasıl anlatsam bilemiyorum, "korku tüneli"; "canlı performans". Yani içeride sizi korkutacak olanlar; uygun makyajları yapılmış, uygun kostümler içerisinde gerçek insanlar. Korku Tüneline aynı zamanda "Deep Fear" deniliyormuş. Ayrıca bir aracın içinde felan değilsiniz. Yürüyerek tünele giriyorsunuz, ortam labirent gibi ve tıpkı izlediğimiz korku filmi dekorlarıyla donatılmış, hastane morgunu anımsatan mekanlar, kirli tuvaletlerin olduğu bölüm vs. Oldukça loş bir ortam, nereye doğru hareket etmeniz gerektiğini ilk anda göremiyorsunuz, hatta yanlış tarafa gittiğiniz bile oluyor ve sağdan soldan, dolapların içinden, kapının ardından pat diye önünüze çıkan, size dokunan korkutucu insanlar var, sizi takip ediyorlar, yürüyerek girdiğiniz tünelde koşmaya başlıyorsunuz, hem de çığlık çığlığa!! Bunun bir oyun olduğunu bilseniz de bir anda ayaklarınızın dibinde açılan bir dolaptan çıkan ve ayağınızı yakalamaya çalışan bir el yine de sizi korkutuyor.. Bu arada tünelde kendime dair bir şey keşfettim, hani korku filmlerinde çığlık çığlığa koşan kızlar vardır ya, saçma sapan bağırırlar işte o kızlar gerçekmiş, ben o kızlardan biriymişim, tünel çıkışında kendimden gerçekten utandım. Hatta tünelde arkamdan kollarını uzatarak gelen kızı "gelme" diye bağırarak ittiğimi düşününce hala da utanıyorum aslında :) bir de tünelden çıktığınızda girdiğiniz yere doğru açıktan yürüyorsunuz ve tünel girişinde tünelde sizi korkutan arkadaşları görüyorsunuz, güzel oluyor. Çok başarılı buldum, herkese bu deneyimi tavsiye ediyorum. Bu canlı performansı sergileyen arkadaşları da çok tebrik ediyorum, çok başarılı bir iş çıkarmışlar..

Dino Park'a gelince... Oldukça para harcamışlar, güzel birşeyler çıkmış ortaya, giriş 25TL, o parayı verdikten sonra insanlara daha fazla eğlence sunulması gerekiyor, en azından 3-4 saat meşgul edebilmek gerekiyor. Dino Parkta, dinozorlar ve korku tünelinden başka bir havuz ve çocukların üstünde zıpladığı alanlardan var. Bir de çocuk alanı ve kafe var. Çocuk alanı ve havuz iyi aslında. Yine de birkaç şey daha eklenmeli diye düşünüyorum. O kadar yatırım boşa gitmez umarım..

20 Mayıs 2014 Salı

Nostaljik bir Tren yolculuğu ve Kars

Kar fotoğrafı çekme sevdası ve Tren nostaljisi...

İstanbul'a yıllardır doğru düzgün kar yağmıyor ve biz Kar'ı çok özlediğimizi fark ettik... Bolu'ya mı gitsek, ne yapsak derken, Kars'a gitmek geldi aklımıza. Ve daha da güzeli "Doğu Ekspresi"ne atlayıp, daha önce hiç yaşamadığımız, uzun bir tren yolculuğu mu yaşasak dedik ve bu düşünce bizi çok heyecanlandırdı. Hemen biletleri ayarlayıp, Kars yolculuğunu planlamaya başladık :)

Öncelikle Kars'ın çok soğuk olacağını ve çok üşüyeceğimizi düşünerek Decathlon'a gittik. Decathlon, her türlü spor malzemesini bulabileceğiniz, kocaman bir mağaza. Fiyatlar düşük değil ama çok yüksek de değil, ortalama diyebiliriz. Ama her türlü outdoor spor malzemesi bulunuyor. Biz de buradan kalın, bizi sıcak tutacak polar, eldiven, atkı, çorap vs. aldık.

TCDD'nin internet sitesinden "Doğu Ekspresi" Kars biletlerimizi aldık, yolculuk 25 saat süreceği için "yataklı vagon" almayı tercih ettik. Eğer siz de bu kadar uzun bir yolculuğa çıkacaksanız ve "yataklı vagon" düşünüyorsanız, biletleri almayı son dakikaya bırakmayın çünkü "yataklı vagon"da yer kalmayabiliyor. Bu arada tren yolculuğu ile ilgili bazı detayları öğrendik; Trenlerde pulman, kuşetli vagon, örtülü kuşetli vagon, yataklı vagon gibi çeşitli alternatifler var. "Yataklı vagon" içinde genişleme özelliğine sahip bir masa, küçük buzdolabı (içinde su, iki tane meyve suyu, 2 küçük çikolata ve kraker var), küçük bir lavabo var. Ayrıca 2 tane küçük havlu, terlik, sabun da veriyorlar. Otel gibi yani. Klimayı kendiniz ayarlayabiliyorsunuz ve camı açabiliyorsunuz. Kompartıman da telefon, bilgisayar vs. şarj etmek için iki tane priz de vardı. Yataklar hazırlanmış ve harikaydı. Katlanıp yatak olduğu için sanırım, yatmak yerine oturmayı tercih ettiğiniz zaman koltuk çok rahat değildi. Her kompartımanın iki ucunda 1'er tuvalet bulunuyor.





Şu an hızlı tren inşaatından dolayı İstanbul tren seferleri çalışmadığı için, Doğu Ekspresi'ne Ankara'dan binmemiz gerekiyordu, yolculuk günü İstanbul'dan arabaya atlayıp, Ankara'ya gittik, 1 saat öncesinden Gar'a gidip, vagonumuza yerleştik. Trende Kars'a fotoğraf turuna çıkmış bir grup vardı, yaş ortalaması 45-50 civarında olan çok tatlı bir gruptu. Sonradan öğrendiğimize göre böyle fotoğraf grupları kışın ve ilkbaharda gidiyorlarmış Kars'a.
Yolculuk başladı nihayet, daha önce Orhan Pamuk'un "Kar" kitabını okumamıştım ve Kars'a giderken Kar'ı okumak bana çok iyi bir fikirmiş gibi geldi ve Kar'ı aldım yanıma, Ankara'dan tren akşam kalıyor, hava karardığı için manzarayı izleyemiyorsunuz, o yüzden kitap okumaya başladık. Trenin kısa sürede alıştığımız sesi ve sallantısı bana çok keyif verdi, umarım siz de seversiniz. Acıkınca "yemekli vagon"a gittik, yemekler çok pahalı değil, hatta fiyatlar uygun bile sayılabilir. İçki servisi de bulunuyor. Bir süre burada vakit geçirdikten sonra, vagona dönüp uyuduk. Sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz Kar var mı diye pencereye atlamak olduysa da henüz kar yoktu. Kahvaltımızı yapıp, biraz manzarayı izleyip, biraz fotoğraf çekip, biraz sohbet edip, biraz kitap okuduk. Bir ipucu vereyim, eğer fotoğraf amacı ile gidiyorsanız, trenin durduğu bir durakta, gidip kondüktörle görüşün, büyük ihtimalle, ilk vagonda onunla birlikte durup, fotoğraf çekmenize izin verecektir. Böylece güzel kareler yakalayabileceksiniz :)
Erzurum'a varınca kar görmeye başladık nihayet, Erzurum'dan sonrasında bembeyaz bir yolculuk yaptık. Uçsuz bucaksız, bembeyaz bir coğrafya. Yaşayanlar için zordur mutlaka ama bizim gibi kar görmeyenler için hayranlık verici ve büyüleyiciydi, bol bol fotoğraf çektik.






Tren 1 saat rötarla Kars'a geldi, ne kadar üşüyeceğimizi merak ederek indik trenden, gerçekten soğuktu, hemen taksiye atlayıp, otele gittik. Eşyaları yerleştirdikten sonra; "Kars'a kadar gelinip, kaz yemeden dönülür mü?" diyerek Kars'ın ünlü "Kars Kaz Evi"ne doğru yola koyulduk. Kars Kaz Evi oldukça ünlü bir yer, Kars'lı bir teyzenin etrafındaki diğer kadınları da toplayıp, açtığı bir mekan. Şehre gelen yerli yabancı turistler mutlaka gidiyorlar. Bizim izlenimlerimiz çok iyi değildi; öncelikle gereksiz pahalı olduğunu düşünüyorum, sadece bir but veya göğüs 50 TL. Ama bütün Kars'ta hemen hemen bu şekilde Kaz eti. Kaz Evi'nde ise Kaz eti inanılmaz tuzluydu. Foursquare'deki yorumlara baktık orada otururken acaba şansımıza mı tuzlu geldi diye, herkes yazmış bu yorumu, yapış tarzları bu şekilde sanırım. Ertesi gün başka bir yerde yedik orada tuzlu değildi mesela. Bu arada turşu getiriyorlar her lokantada ve turşu gerçekten çok başarılı. Kaz'ı yeyip, karnımızın açlığını ve merakımızı giderdikten sonra tekrar otele doğru yola koyulduk. Hava gerçekten soğuktu, -16 derece. Hava karanlık olduğu, soğuk olduğu ve yorgun olduğumuz için şehrin içinde biraz gezinip, otele gittik.


Sabah şansımıza güneşli bir güne uyandık. Ve oteldeki oldukça güzel, bol peynir çeşitli bir kahvaltıdan sonra kendimizi sokağa attık. Önce şehir içinde biraz dolandık. Kars'ın özet olarak sonunda At ve Aslan heykeli olan 2 caddesi var diyebiliriz, biri Aslan'lı cadde, diğeri de At'lı cadde olarak söyleniyor halk arasında. Güzel heykeller.


Araba kiralayıp Ani Harabelerine gitmeyi planlamıştık. Otele yakın bir kiralık araç firması bulduk, aracı kiraladık. Bir ipucu daha otelde bize istersek taksiyle Ani'ye gidebileceğimizi, taksinin orada bizi bekleyeceğini ve gezi bittikten sonra geri getireceğini söylediler, pek çok insan bu şekilde yapıyormuş, 100-120TL civarında bir fiyat verdiler bunun için ama biz araba kiralamayı tercih ettik, araç kirası 130TL'ydi, bence taksiyle gitmek yerine araç kiralayın çünkü hem yolda fotoğraf çekmek ya da diğer eserleri görmek için durma şansınız olur hem de Ani'yi keyfinize göre, uzun uzun gezersiniz. Araç kiraladıktan sonra Ani Harabelerine doğru yola koyulduk ama daha Kars'tan çıkmadan aşağıda resmini gördüğünüz, gerçekten çok güzel olan "Fethiye Camii"yi gördük ve hemen arabadan indik. Bu katedralden çevrilerek Camii olmuş ve o kadar güzeldi ki...


Camiyi gezdikten sonra tekrar arabaya atlayıp, yola koyulduk. Ani yolu o kadar geniş ki insan kendini otobanda hissediyor, yolun iki tarafı da ıssız bucaksız kardı, bembeyaz ve o kadar güzel görünüyordu ki.. Tabii bizim gibi gezginler için böyle, Kars'ta yaşayanlar bambaşka şeyler düşünüyor da olabilir :)


Yaklaşık 1 saat sonra Ani Harabelerine ulaştık. Şansımıza hava güneşliydi ve esmiyordu, yoksa Ani Harabelerinin bulunduğu geniş, düzlük alanda çok üşüyebilirdik. Harabeler gerçekten güzeldi. Biz özellikle karlı halini görmek istemiştik ama konuştuğumuz Karslılar, baharda çok daha güzel olduğunu, her tarafın kır çiçekleriyle dolduğunu söylediler. Kars'ın çiçekleri başka hiçbir yerde bulunmazmış.








Polatoğlu Kilisesi (Aziz Grigor Kilisesi) 10. yüzyılda yapılmış, daha sonra çeşitli onarımlar geçirmiş. Bu haliyle harabelerdeki en dikkat çekici yapıydı, bozulmadan bu kadar kalabilmiş olması harika!



Ebu'l Manuçehr Camisi ve Türbesi (Manuçehr Camisi ya da Ani Ulu Camisi) Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan Ani'yi fethettikten sonra şehrin yönetimini Selçuklular adına sürdürmesi için Ebu'l Manuçehr'e veriyor. Manuçehr bu camiyi 1071 yılında inşa ettiriyor. Bu Cami, Anadolu'da Büyük Selçuklu Mimarisine bağlanan ilk camiymiş. Bir kısmı yıkılmış olmasına rağmen gayet iyi korunmuş ve etkileyiciydi.





 Ani'yi biraz daha gezdik ve bol bol fotoğraf çektikten sonra geri dönüş yoluna koyulduk ve dönüş yolunda baykuş ve tilki gördük, hatta tilkiler gördük de diyebiliriz, gündüz vakti, köye çok yakın noktada tilki görmek bizi şaşırttı tabii ama baykuş gerçekten çok güzeldi.




Kars'a dönüp, Kars'ın içini biraz daha gezdik ve Havariler Kilisesi ya da Kümbet Camii'ni gezdik, bu yapı da ayrı bir güzeldi.


Kars kalesini gezerken hava kararmaya başladı ama bence zaten çok da gezilecek bir şey yoktu.



Hava kararınca kiralık arabayı verdik ve şehrin içinde bu sefer başka bir lokantada yemek yiyerek, üşümeye başlamış bir şekilde otele döndük ve sabah geri döneceğimiz için valizimizi hazırlayıp, tembellik yapmaya başladık.

Sabah erkenden trene atlayıp geri döndük, Kars'a geliş çok heyecanlıydı ama dönüş biraz hüzünlü oldu çünkü sadece 1 günümüz vardı, bu yüzden herşeyi hızlıca yaşamıştık ve kafamızda görmeye vakit bulamadığımız yerler vardı. Yine de iyi ki bu yolculuğu yaptık. Tren yolculuğu insana bambaşka düşünceler veriyor, herkese tavsiye ediyorum ve Kars gerçekten güzel bir şehir. Biz sevdik, umarım siz de seversiniz...


26 Mart 2014 Çarşamba

Haftasonu neşeli bir Kıbrıs kaçamağı

Merhaba,

Havaların da ısınmaya başlamasıyla kanımız yeniden kaynar oldu, ne yapsak diye düşünürken 2 gecelik bir Kıbrıs kaçamağı yapmaya karar verdik. İyi de yaptık :)

Öncelikle Kıbrıs'a giderken pasaporta gerek yok, Nüfus Cüzdanımızla gidebiliyoruz. İsteyen pasaportla da gidebilir tabii ama o zaman yurtdışı çıkış harcı ödemeniz gerekecek. Kimlikle gidildiği zaman bu ödemeyi de yapmanıza gerek kalmıyor. Ayrıca Kıbrıs'a pasaportla gidince daha sonra Yunanistan'a giderken sorun oluyormuş diye duydum. Pasaport kontrol noktasında size bir kağıt verecekler, üzerine giriş tarihini damgaladıkları, bu kağıdı tatil boyunca yanınızda taşıyıp, kaybetmemeniz gerekiyor. Çıkarken tekrar gerekiyor çünkü.

Girne şehir merkezinde, deniz kenarında bulunan, şehrin neredeyse en eski oteli olan Dome Otel'de kalmaya karar verdik. Dome Otel, Kıbrıs çıkartmasından önce de varmış.
Ercan Havalimanı; Girne ile Lefkoşa arasında, Lefkoşa'ya daha yakın. Girne'ye 35 dakikada felan ulaşılabiliyor özel araçla. Biz araç kiraladık, eğer siz de bizim gibi araç kiralamayı düşünüyorsanız, mutlaka "otomatik vites" araç isteyin. Trafik soldan aktığı ve direksiyonlar sağda olduğu için, vitesi sol elle kullanmak biraz zor olacaktır. Zaman zaman trafiğin soldan aktığını unuttuysak da ciddi bir problem yaşamadık. Aslında burada biraz kolaylık yapmışlar; Kıbrıs'ta kiralık araçların plakaları kırmızı renkte, bu yüzden şehir halkı "kırmızı plaka" görünce, daha dikkatli davranıyor. Düşündüğümüz kadar çok hata yapmadık trafikte, insan gerçekten çabuk alışıyormuş :) Araç kiraları da Türkiye'ye göre ucuz, biz Cumartesi sabah 8'de aldık, Pazartesi sabah 6'da bıraktık, toplam 200 TL verdik. Gayet iyi değil mi?

Girne güzel bir şehir, Limanı ve kalesi çok güzel, Limanda oturup, tarihi kaleye ve denize bakarak kahvenizi / biranızı içebileceğiz çok güzel mekanlar var. Girne Kalesi çok güzel, içini de mutlaka gezmenizi öneririm, hem çok güzel korunmuş hem de güzel liman manzarası fotoğrafları çekebilirsiniz :)


Gün içinde Girne'nin sokaklarını, ara sokaklarını amaçsızca dolaşıp, şehri anlamaya çalıştık :) Adım başı içki satan dükkanlara bakındık ama bu kısım biraz hayal kırıklığı oldu çünkü fiyatlar Türkiye'dekinden çok da farklı değildi.

Ceviz Macunu
Kıbrıs'ta "Ceviz Macunu" denilen özel bir tatlı var, mutlaka ama mutlaka almanızı tavsiye ediyorum. Tam olgunlaşmamış, taze cevizleri toplayıp, kabuğunu temizleyip, bütün halinde yapıyorlar. Cevizi seviyorsanız, pişman olmazsınız :)

Limanda oturup bir şeyler içip sohbet ettik, biraz dinlendik, biraz tatilde olduğumuzu duyumsadık. Hava çok güzeldi, kısa kollular ile gayet mutluyduk :)

Bellapais Manastırı
Akşama doğru Bellapais Manastırı'na gittik. Bellapais Manastırı; Beşparmak dağlarının eteklerinde, Girne şehir merkezine yaklaşık 10 dakika uzaklıkta, tepeden Girne'yi izleyen harika bir konumda. 1200'lü yıllarından başlarında yapımına başlanmış, sonra çeşitli yıllarda, çeşitli eklemeler yapılmış. Gotik mimaride olan Manastır gerçekten görülmeye değer. Zaman zaman konserler veriliyormuş burada, izlemek güzel olurdu..


Kybele Bellapais Kyrenia Restaurant
Bellapais Manastırı'nın hemen yanında Kybele Bellapais Kyrenia Restaurant var, fiyatlar ortalamanın biraz üstünde ama mekan çok güzel, manastır ve şehir manzaralı, harika bir bahçesi var, yemekler gayet lezzetli. Türkiye'deki ortalama bir restaurant'a gittiğinizi düşünün, onun gibi yani, biz alkol almadan 4 kişi gayet tıka basa yedik ve 170 TL hesap ödedik. Mekan ve kalite olarak tavsiye ediyorum.

Şeftali Kebabı
"Şeftali Kebabı" denilen özel bir yemeği var Kıbrıs'ın, koyun veya keçinin iç zarının kıyma, maydanoz, soğan vb. ile karıştırılıp, dolma biçiminde sarılması ve ızgara telinde pişirilmesi. Biz denedik, çok da özel bir tat gibi gelmedi bize ama deneyebilirsiniz.

Kumarhaneler
Güneşi burada batırdıktan sonra otelimize gittik, biraz dinlenip, akşam tabii ki kumarhanelere bir göz attık. Dome Otel'in kumarhanesi gerçekten çok kötü, eğer Kıbrıs'a gitme sebebiniz kumarhaneler ise Dome Otel'de kalmanızı önermem. Çok basık, çok duman altı, makineler çok eski, kumarhane küçük ve çok kalabalık. Biz burada biraz bakındıktan sonra otelden çıktık ve sahildeki diğer otellerin kumarhanelerine gittik, diğerleri biraz daha iyiydi. Eğer siz de bizim gibi daha önce hiç kumarhaneye gitmemişseniz ve kumarhaneler sizin için amerikan dizi veya filmlerindeki Vegas kumarhanelerinden ibaretse çok hayal kırıklığına uğrayacaksınız :) 50 yaş üstü kadınların makinelerin karşısında saatlerce oturup, tuşa basmaları çok garip gelecek. Sonra bizim gibi insanların "10 kuruş"larla kumar oynadığını görüp, ufak çapta bir şok yaşayacaksınız vs. :) Çok yazmıyorum ki eğlencesi kaçmasın. Bu kumarhane deneyiminden sonra bir de şunun farkına vardık; insanın ilk kumarhane macerasında yanında ortamı bile birileri olması gerekiyor, biz biraz "köyden indim şehre" durumundaydık, ne yapacağımızı pek de bilmeden ortalıkta dolaştık. Sonra birileri bize Kıbrıs'ın en iyi kumarhanesinin "Cratos Hotel"in kumarhanesi olduğunu söyledi, üşenmedik, kalktık oraya gittik, evet o zamana kadar gördüklerimizden daha havalıydı, daha lüks görünüyordu, ortam çok daha iyiydi (duman altı değildi kesinlikle), biraz da orada takıldık, oynayanları izledik, beleş içki içtik, meyve tabağı getirdiler, onu yedik vs. sonra otele geri döndük ve bebekler gibi uyuduk.

St. Hilarion Kalesi
Sabah otelde kahvaltı aldıktan sonra merak ettiğimiz St. Hilarion Kalesi'ne doğru yola çıktık. Kale Girne ve Lefkoşa arasında. Saint Hilarion Kalesi, Ada halkını Arap akınlarına karşı uyarmak ve korumak için dağların en yüksek noktalarına gözetleme noktası olarak yapılan kaleler zincirinin bir halkası. Zincirin öteki parçaları Girne, Buffavento ve Kantara Kaleleri. St. Hilarion denizden 732 metre yükseklikte, oldukça sarp iki tepe üzerine kurulmuş. Kaleye tırmanmaya başladık, ortam olarak çok güzel ancak zorlu bir tırmanıştı.

 
Walt Disney'in "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" çizgi filmini oluştururken, bu kaleden esinlendiği söyleniyor. Çizgi filmde resmedilen kulelerle büyük benzerlikler gösteriyormuş. Girişte bu konu ile ilgili resimler var.


732 metre tırmandıktan sonra yani zirveye geldikten sonra sizi güzel bir sürpriz bekliyor; aşağıdaki resimle fotoğraf çektirip, kendinizi ödüllendirebilirsiniz :)


Yaklaşık 2 saat süren tırmanma ve inme serüveninden sonra, aşağıdaki kafede oturup, manzaraya karşı soğuk bir şeyler içmek çok iyi geliyor :)

Bu arada önemli bir not : Saint Hilarion'a saat 14.00'den sonra çıkamıyorsunuz, o yüzden bu programı sabah saatlerine almanız gerekiyor. Biz bunu bilmediğimiz için, ilk denememizde yolun yarısından dönmek zorunda kaldık.

Lefkoşa

Daha sonra Lefkoşa'ya doğru yolumuza koyulduk. Lefkoşa'da görülecek pek çok yer var, tabii ki vaktimiz kısıtlı olduğu için biz hepsini göremedik.

Büyük Han
Osmanlı'nın en önemli mimari örneklerinden olan Büyük Han'a gittik, Büyük Han gerçekten çok güzel, fotoğraf tutkunları güzel fotoğraflar yakalayabilir burada.




Hanın üst katında küçük küçük onlarca dükkan var, burada turistik eşyalar, yöresel tatlar vb. satıyorlar. Biz Pazar günü orada olduğumuz için bu dükkanların çoğu kapalıydı ama hafta içi ve cumartesi hepsi açık oluyormuş. Daha önce sözünü ettiğim Ceviz Macununu buradan da alabilirsiniz.













Hanın içinde restaurant var, orada bazılarımız Kıbrıs'a özgü olan "Pirohu" isimli mantıdan yedik, diğerleri ise yine Kıbrıs'a özgü başka hamur işi bir şeyler yedi. Biz Pirohu'yu pek beğenmedik ama tat meselesi, belki sizin hoşunuza gider. Mantının içinde özel bir peynir var, yoğurt üstüne de Hellim serpiyorlar.








Selimiye Camii (Saint Sophia Katedrali)
Daha sonra Selimiye Camii'ye gittik, Büyük Han'dan Selimiye Camii'ye yürüyerek gidebiliyorsunuz ve çok güzel, küçük bir meydandan geçiyorsunuz, meydan o kadar güzel ki.. Selimiye Camii aslında Saint Sophia Katedrali'nden 1571 yılında Camiye çevrilmiş. Notre Dame'den etkilenildiği ve benzeri olarak yapıldığı söyleniyor. Gerçekten etkileyici bir mimari. Cami adadaki en önemli ibadethane ve en önemli Gotik mimari eser olarak kabul ediliyormuş.1954 yılında Padişah II. Selim'in adından dolayı Caminin adı "Selimiye" olmuş.



Daha sonra Lefkoşa'nın ara sokaklarında dolaşarak, Lefkoşa halkının günlük hayatını izledik. Gecekondu misali evler, bizdeki gibi kapı önlerine yayılmış iş yapan kadınlar, sokağa sandalye atıp oturmuş erkekler, koşuşturan çıplak ayaklı çocuklar...


Lefkoşa'da pazar günü pek çok dükkan kapalıydı, Girne'de ise pazar günü her yer açık. Eğer siz de haftasonu Kıbrıs'a giderseniz, Cumartesi günü Lefkoşa tarafını, Pazar günü ise Girne tarafını gezmenizi tavsiye ederim. Biz çok da koşturmadan, rahat rahat gezdik ama tabii ki görülmesi gereken pek çok yeri de göremedik. Eğer siz biraz daha hızlı hareket ederseniz, görülecek daha çok yer var :)

Bu arada iki gün boyunca Kıbrıs'ta hiç polis görmedik, Türkiye'de sürekli, her yerde gördüğümüz için, şehir içinde hiç görmemek bize garip geldi. Garip ama huzurlu :)

Şimdiden iyi eğlenceler :)